"Hocam yerleştim ama istediğim bölüm değil. Bir yıl daha okuyacağım galiba. Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum."

Bu cümleyi eylülün ilk haftasında çok duyuyorum. Genelde arkasında iki hafta süren bir sessizlik oluyor — sonuçlar açıklanıyor, ev bir gün konuşuyor, sonra herkes konuyu değiştiriyor ve iş askıda kalıyor.

Şunu baştan söyleyeyim: bir yıl daha hazırlanmak ne felaket ne de kahramanlık. Bir tercih. Ama iyi kurulmadığında en pahalı tercihlerden biri olabiliyor, çünkü mezun yılında seni tutan hiçbir dış yapı yok. Bu yazı o yapıyı kurmakla ilgili.

Önce şu kararı net ver: bu bir yıl mı, "belki"si mi?

En çok zarar veren şey, kararı vermeden başlamak.

"Bir bakalım, olmazsa kayıt yaptırırım" diyerek geçirilen eylül, ekim ve kasım gerçek bir çalışma dönemi değil. Kafanın yarısı hâlâ öteki senaryoda olduğu için ne dinlenebiliyorsun ne çalışabiliyorsun — ikisinin de en kötü hâlini yaşıyorsun.

Kararı vermek için kendine sormanı istediğim üç soru var, ve üçü de puanla ilgili değil.

Geçen yıl gerçekten çalıştın mı, yoksa çalışıyor gibi mi göründün? Bu ikisi arasındaki fark, bir yıl daha çalışmanın işe yarayıp yaramayacağını belirleyen tek şey. Puanının düşük olması bir bilgi değil; neden düşük olduğu bilgi.

İkincisi: hedefin bir bölüm mü, yoksa bir sıralama mı? "Tıp" demek bir hedef, "geçen seneden 40 bin sıra yukarı" ise ölçülebilir bir hedef. İkincisi olmadan yıl boyunca ilerleyip ilerlemediğini anlayamazsın.

Üçüncüsü, ve en rahatsız edici olanı: bu kararı sen mi veriyorsun, ailen mi? Dürüst olmak gerekirse mezun yılını yarıda bırakanların çoğu, başlarken bu soruya içinden "onlar" diye cevap vermiş oluyor.

Kayıt kararı ve kimsenin baştan söylemediği OBP ayrıntısı

Somut bir konu, çünkü çoğu aday bunu şubatta öğreniyor.

Bir programa yerleştirildiysen, ortaöğretim başarı puanının (OBP) bir sonraki yıl yerleştirme puanına katkısı yarıya düşüyor — 2026 kılavuzundaki hâliyle katsayı 0,12'den 0,06'ya iniyor. Kritik nokta şu: bu kural kayıt yaptırıp yaptırmadığından bağımsız, yerleştirilmiş olmaya bağlı işliyor. Yani "kayıt yaptırmazsam etkilenmem" diye düşünmek yanlış.

Bunun pratik karşılığı, diploma notuna göre değişmekle birlikte, birkaç puanlık bir kayıp. Yıkıcı bir şey değil ama hedef sıralamanı belirlerken hesaba katman gereken bir şey. Kesin ifadeler her yıl kılavuzda yeniden yayımlanıyor; 2027 kılavuzu çıktığında kendi durumunu oradan bir kez daha teyit et.

Buradan çıkan sonuç "kayıt yaptırma" değil. Aksine birçok aday için kayıtlı kalmak — dersleri asgari düzeyde götürüp hazırlığa devam etmek — daha güvenli bir zemin oluyor. Karar tamamen kişisel: kayıtlı olduğun bölümün ders yükü, şehir değişikliği ve devam zorunluluğu belirleyici.

Bir de takvim uyarısı. Ek yerleştirme dönemi genelde eylülde açılıyor ama bu satırlar yazılırken 2026 ek yerleştirme takvimi ÖSYM tarafından henüz duyurulmamıştı. Kesin tarih için ÖSYM'nin kendi duyurularını takip et, sosyal medyada dolaşan tarihleri değil. Aynı şey 2027 sınav tarihi için de geçerli — o da henüz açıklanmadı, ortalıkta gezinen tarihler tahmin.

Eylül ve ekim: en çok harcanan iki ay

Mezun adayların takvimi neredeyse hep aynı işliyor. Eylülde "biraz dinleneyim", ekimde "ekim sonu düzene girerim", kasımda gerçek başlangıç. Sonra mayısta "keşke ekimde başlasaydım".

Bu iki ayın değeri konuları yetiştirmek değil — sınav haziranda, acele edilecek bir şey yok. Değeri şu: bu iki ay, çalışma alışkanlığının yeniden kurulduğu tek sakin dönem. Kasıma bırakırsan hem alışkanlık kurmaya hem konu yetiştirmeye aynı anda çalışmak zorunda kalıyorsun.

Somut olarak eylül–ekimde beklediğim şey haftada 40 saat değil. Her gün aynı saatte masaya oturulan, günde üç dört saatlik, aksatılmayan bir düzen. Az ama aksatmayan, çok ama düzensiz olandan her yıl daha iyi bitiriyor.

TYT'yi hafife alma

Mezun adayların en sık yaptığı stratejik hata bu. Geçen yıl TYT'yi bir kez gördün, tanıdık geliyor, o yüzden "ben AYT'ye yükleneyim" diyorsun.

Oysa sıralamayı belirleyen şey çoğu zaman TYT'deki dalgalanma oluyor. TYT netleri 90 civarında oturmuş bir adayla 75'te gezinen aday arasındaki fark, AYT'de kapatılabilecek bir fark değil. Üstelik TYT konuları üzerinden bir yıl geçince sandığından hızlı siliniyor — özellikle matematik.

Yıl boyunca TYT'yi hiç bırakmamak, haftanın belirli günlerinde ona dokunmaya devam etmek gerekiyor. Ocak-şubatta "artık TYT'ye döneyim" diye planlanan geri dönüşler genelde geç kalmış oluyor.

Zilin olmadığı bir yılda program kurmak

Mezun yılının asıl zorluğu müfredat değil. Seni sabah 8'de bir yere götüren hiçbir şeyin olmaması.

Okuldayken yapıyı okul kuruyordu; sıkıcıydı ama seni günde altı saat masada tutuyordu. Şimdi o yapıyı kendin kurmak zorundasın ve bu, çoğu adayın hazırlıklı olmadığı bir beceri.

İşe yarayan üç şey var. Birincisi sabit bir başlangıç saati — kaçta bitirdiğin değil, kaçta başladığın önemli. İkincisi evden çıkmak: kütüphane, etüt, hatta her gün aynı saatte aynı kafe. Uyuduğun odada geçen on iki ay, çalışma süresinden bağımsız olarak insanı yıpratıyor. Üçüncüsü, haftalık olarak birine hesap vermek. Bu bir koç olabilir, bir arkadaş grubu olabilir, hatta ailenden biri olabilir — ama "kimseye söylemiyorum" diye geçen bir yıl neredeyse her seferinde şubatta çözülüyor.

Deneme: kaç tane değil, ne için

Mezun adaylar çok deneme çözüyor ve çoğu bunu ilerleme sanıyor. Oysa denemenin işi ölçmek; öğrenme, denemenin sonrasında yapılan analizde oluyor.

Haftada bir TYT ya da bir AYT denemesi, üzerine iki-üç saatlik ciddi bir analiz — çoğu aday için üç deneme çözüp hiçbirine dönmemekten daha verimli. Analiz derken şunu kastediyorum: her yanlışın yanına tek kelime yazılıyor — "konu", "dikkat", "süre". Üç haftada bir hangisinin biriktiğine bakılıyor. Çünkü konu eksiği ile süre problemi tamamen farklı iki çözüm istiyor; ikisine birden "daha çok soru çöz" diye cevap verilirse yıl boşa gidiyor.

Bu sadece YKS'ye özgü bir şey değil. Çalıştığı hâlde netleri artmayan öğrencilerin arkasında yıllardır aynı boşluğu görüyorum: bol soru, sıfır geri dönüş.

"Bir yıl kaybettim" cümlesiyle ne yapacağız

Bu cümleyi yılda yüzlerce kez duyuyorum ve her seferinde aynı şeyi söylüyorum: kaybettiğin bir yıl yok, harcadığın bir yıl var — ve harcamak bir tercih, kayıp değil.

Ama işin duygusal tarafını küçümsemiyorum. Arkadaşların üniversiteye başlarken senin aynı masada oturuyor olman gerçekten zor. Sosyal medya bu dönemde açık ara en zararlı şey; eylül boyunca herkesin kampüs fotoğrafı paylaştığı bir yerde her gün dolaşmak motivasyonu sessizce eritiyor.

Sınav kaygısının nasıl işlediğini ve neyin işe yaradığını ayrı bir yazıda anlatmıştım; oradaki mekanizma yaş fark etmeksizin aynı çalışıyor.

Bir de şunu söyleyeyim: bu yıl kötü geçerse dünyanın sonu değil. Bunu söylemem tuhaf gelebilir ama tersini söyleyen bir hazırlık insanı kasımda kilitliyor. "Bu yıl olmazsa mahvolurum" diye çalışan bir aday, kötü giden ilk denemeden sonra genelde bırakıyor.

Sonuç: Yılı kuran şey motivasyon değil, sistem

Eylülde herkes motive. Şubatta kimse değil. Aradaki farkı kapatan şey, ocak ayında motivasyonun bittiği gün ayakta kalan bir düzenin olması.

Özetlersem: kararı net ver, kayıt ve OBP konusunu baştan öğren, eylül–ekimi harcama, TYT'yi yıl boyu bırakma, denemeyi analiz için çöz ve haftada bir kez birine hesap ver.

Bu maddelerin hiçbiri zekâyla ilgili değil. Hepsi kurulabilir şeyler — ve mezun yılını iyi bitirenlerle yarıda bırakanlar arasındaki fark neredeyse her zaman tam olarak burada oluşuyor.

Nasıl çalıştığımı merak ediyorsan YKS koçluğu sayfasında süreci adım adım anlattım.